<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-3812210325907455136</id><updated>2011-07-07T22:18:37.563-07:00</updated><category term='Burçin Özgün'/><category term='İlk Yazı'/><category term='Sahne Sanatları'/><category term='Yasemin Dora'/><category term='Konser'/><category term='Gezi'/><category term='Sergi'/><category term='Festival'/><title type='text'>KentZine</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://kentzine.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3812210325907455136/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kentzine.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Kentzine</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02281299386871634232</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>11</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3812210325907455136.post-5504770284719699492</id><published>2010-08-20T11:31:00.000-07:00</published><updated>2010-08-20T11:33:33.639-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yasemin Dora'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sergi'/><title type='text'>İstanbul’da Bir Müze</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TG7H5ayFPZI/AAAAAAAAAYQ/0nyvv6Zl20E/s1600/topBanner2.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="123" ox="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TG7H5ayFPZI/AAAAAAAAAYQ/0nyvv6Zl20E/s400/topBanner2.jpg" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Ekslibrisler üzerine internette araştırma yaparken Üsküdar’da IMOGA (İstanbul Grafik Sanatlar Müzesi-Istanbul Museum of Graphic Arts) diye bir müze ile karşılaştım. Daha ziyaret etmeye fırsat bulamamışken 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlik bülteninde de 33. FISAE Uluslararası Ekslibris Kongresi ve Uluslararası Eklibris Sergileri yapılacağını öğrendim. Merak kurtları içimi kemirmeye başladı. Sergilerin açılmasını beklemeden gitmeli dedik. İnternetten adresini ve yerini öğrenip yola koyulduk. Bir hata olmalı diye de düşünüyoruz bir taraftan. Çamlıca’nın iç taraflarında gecekonduların arasında Ünalan olarak geçen bir yerde. Yazılı adrese gidiyoruz. Gerçekten de dışarıdan bakıldığında kapalıymış gibi duran 3 katlı bir müze binası var. Hafta sonları mı açık acaba düşünceleri ile bahçeden içeri giriyoruz. Zile bastıktan uzun zaman sonra, tam kapalı herhalde, geri dönüyoruz galiba diye yüzümü astığım anda kapı açıldı. Bizi karşılayan görevliye müzeyi gezmek istediğimiz belirtince yüzündeki hafif şaşkın ifadeyle beraber içeri aldı. Önce ekslibris koleksiyonunu görmek istiyorum. “2. Bodrum katta” diyor. Bizimle beraber inip ışıkları açıyor. Tam ortada iki baskı makinesi ve içinde aletler ve kalıpları bulunan camlı masalar var. Sergi alanının tam ortasına inen döner merdivende etrafıma bakıyorum. Dört duvar ekslibrislerle dolu. Sağ baştan başlıyorum. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TG7G44qCBsI/AAAAAAAAAYI/eTcfwAqhGzM/s1600/IMG_0619.JPG" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" ox="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TG7G44qCBsI/AAAAAAAAAYI/eTcfwAqhGzM/s320/IMG_0619.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;Ekslibrislerin yapımını kendiminki kadar ilkel sanıyordum ya da çok daha modern. Benim kitaplarımın üzerinde olmasını istediğim şekli çizmiş, adımı yazmış, Sirkeci’nin üst taraflarında bulunan kırtasiyecilere verip mühür çıkartmıştım. Stampaya vur kitaba vur; stampa, kitap, stampa, kitap şeklindedir benim sürecim. Sergi için hazırlanan ekslibrislerin kalıplarını sanatçılar bizzat elleri ile oyarlarmış. Ne kadar ince ve detaylı oyabildiklerini şaşkınlıkla izledim. Kalıptaki şekil özel kağıda çıkartılıp kitaba yapıştırılıyormuş, bir nevi etiket gibi. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;İkinci bodrum kata inerken gördüğümüz baskı çalışmalarını incelemek için birinci bodrum ve zemin kata çıkıyoruz. En çok Mehmet Koyunoğlu’nun eserlerini gördüğüme sevinmekle beraber Türk sanatının Elif Naci, Nurullah Berk, Zühtü Müridoğlu, Eren Eyüboğlu, Emin Barın, Ferruh Başağa, Cihat Burak, Avni Arbaş, Neşet Günal, Mehmet Pesen, Nedim Günsür, Adnan Turani, Adnan Çoker, Sadi Diren, Semih Balcıoğlu, Burhan Doğançay, Erol Akyavaş, Ali Teoman Germener, Devrim Erbil, Mehmet Güleryüz, Özer Kabaş, Muhsin Kut, Mustafa Pilevneli, Süleyman Saim Tekcan, Burhan Uygur, Ergin İnan, Gülseren Südor, Mehmet Özer, Nancy Atakan, Gülsün Karamustafa, Balkan Naci İslimyeli, Kadri Özayten, Gülseren Kayalı, Can Göknil, Hayati Misman, Şenol Yorozlu, Filiz Başaran, Mahmut Celayir, Mevlüt Akyıldız, İnci Eviner gibi adlarını sayamadığım çok değerli sanatçılarının eserleri sergileniyordu.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TG7JxgYSPhI/AAAAAAAAAYY/Cx-3I_ucXwI/s1600/141667.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ox="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TG7JxgYSPhI/AAAAAAAAAYY/Cx-3I_ucXwI/s320/141667.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;“Sergi katalogunu nerden alabilirim?” diye sorunca “3. Kat. Asansörle çıkabilirsiniz” dedi görevli. Asansöre binince zemin kat ile 3. Kat arasında Ali Teoman Germener ile Süleyman Saim Tekcan’ın atölyelerinin de orada olduğunu gördüm. 3. katta bizi gördüğü için gene şaşkın ve sevinmiş bir bayan karşıladı. Kendisinden eylül ayında baskı atölyelerinin açılacağını, atölyelere meraklı herkesin katılabileceğini, ancak açılan atölyelerin genelde haftaiçi ve tam gün olduğunu öğrendik. Haftasonuda açılırsa devam etmek isteyeceğimi belirtip bu seneki yarışma kataloğunu alıp ve teşekkürlerimizle ayrıldık. &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;33. FISAE sergisi 25-29 Ağustos arası, ayrıca Bogdan Krsic ekslibris ve baskı resim sergisi de 30 Eylül'e kadar devam edecek. Hayatının bir zaman dilimini kitaba ve/veya sanata ayıranlar için kaçırılmaması gereken sergi. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3812210325907455136-5504770284719699492?l=kentzine.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kentzine.blogspot.com/feeds/5504770284719699492/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kentzine.blogspot.com/2010/08/istanbulda-bir-muze.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3812210325907455136/posts/default/5504770284719699492'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3812210325907455136/posts/default/5504770284719699492'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kentzine.blogspot.com/2010/08/istanbulda-bir-muze.html' title='İstanbul’da Bir Müze'/><author><name>Kentzine</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02281299386871634232</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TG7H5ayFPZI/AAAAAAAAAYQ/0nyvv6Zl20E/s72-c/topBanner2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3812210325907455136.post-6110265537635749576</id><published>2010-08-20T09:31:00.000-07:00</published><updated>2010-08-20T09:35:17.589-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yasemin Dora'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Konser'/><title type='text'>Santralistanbul ve Jehan Barbur</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TG6tyimJACI/AAAAAAAAAYA/uvqsCG1ZRJQ/s1600/santralistanbul.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ox="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TG6tyimJACI/AAAAAAAAAYA/uvqsCG1ZRJQ/s320/santralistanbul.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Silahtarağa Elektrik Santrali 1910'da yapılmış ve bu şehir için uzun zaman doğalgazdan elektrik üretimini sağlamış. 1984’te son enerjisini de kente verince emekliye ayrılmış. Şehrin ortasında, Haliç’in kıyısında öyle bir alan yıllarca işlevsiz durumda kaldıktan sonra 2004'te restorasyona başlanmış, 2007’de de Santralistanbul, kültür, sanat ve eğlence merkezi olarak kullanıma açılmış. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Santralistanbul’a ilk kez Nisan 2009’da Bilgi Üniversitesi’nin Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü öğrencilerinin düzenlediği İhsan Oktay Anar Sempozyumu için gittim. Gider gitmez de sevdim. Yeşil kocaman bir alan içinde kafeler ve müze binası. Otoparktan müze binasına yaklaşırken İlhan Koman’ın heykeli ile de karşılaşınca “evet” dedim “burası hayal ettiğim gibi bir müze”. &lt;br /&gt;Müze binası aslında ikiye ayrılıyor. Eski bina, içindeki tribünler ve makineleri ile beraber restore edilmiş. Çocuklar için de bilim müzesi kısmı da eklenmiş. Ufak deneyler yapıyorlar. Geçici sergi binası restore edilen binanın önüne son derece sade bir şekilde yerleştirilmiş. Olması gerektiği gibi de temiz planlanmış geniş alanlara sahip. &lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Böyle düşünüp Santralistanbul'a gitmek için bahane ararken içindeki kafelerden birinde, Tamirane’de 15 Ağustosta Jehan Barbur’un konseri olduğunu duyunca "Gidelim." dedik. Thyke kitap toplantısı sonrası pazar günü Tamirane'ye geldiğimizde ne yazık ki konser başlamıştı. Kafenin önünde, gölgeliklerin altında, yüksek bar taburesinin üzerinde, beyaz tişörtü ve dizleri yırtık kotuyla minyon kızıl saçlı bir kadın şarkı söylüyordu. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Jehan Barbur'u ilk defa Gidersen ile duymuştum. Parçayı bana dinleten arkadaşım arkasından Dünya ve Uyan'ı da dinletmişti. Ne yalan söyleyeyim ilk duyduğumda çok ince gelmişti sesi, biraz da fazla buğulu. Bir gazete haberinde Türk halkının kalın sesli kadın şarkıcıları ve ince sesli erkek şarkıcıları sevdiğini söylüyordu. Ben de gazetenin bahsettiği tipik bir Türk gibi ince sesli kadınları çok sevmem.&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TG6ph9PgEoI/AAAAAAAAAX4/fEn9ojcjYNU/s1600/jehan2.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ox="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TG6ph9PgEoI/AAAAAAAAAX4/fEn9ojcjYNU/s320/jehan2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;Kafenin önüne geldiğimizde tabak gibi güneşin altında kalan masalar hariç yer kalmadığını anlayınca sağa sola bakındık. Karşıdaki çimlerin üzerinde, ağaçların altında, hafif esen rüzgârla beraber müziğin keyfini çıkaranları görünce kafeden biralarımızı alıp biz de onlara katıldık. Oturur oturmaz sözlerini de müziğini de sevdiğim, Pink Martini yorumu ile daha da ünlenen Sympathique'i söylemeye başladı. Jehan'ı canlı olarak, sevdiğim bir şarkı ile dinlemeye başladığımdan mıdır, yoksa o halini çok samimi bulduğumdan mıdır kanım ısındı birden. Sırasını çok iyi hatırlamasam da söylediği parçalardan The Police grubunun Roxanne adlı şarkısı, Mouline Rouge filminde Evan McGregor, Jose Feliciano ve Jacek Koman tarafından tango olarak çok başarılı yorumlanmıştı(El Tango De Roxanne). O yorum şarkının sertliğini taşırdı. Jehan’sa aynı parçayı sözlerinin kırılganlığı ve hüznü ile okudu. Bu halini de çok sevdim. Kendi şarkılarından Dünya ve Bülent Ortaçgil’den Normal ile devam etti. Normal’i sanki biraz daha ritimli söylese diye içimden geçirdim. Kapanışa yakın Ayo’nun Joyful albümünden Down On My Knees ile devam etti ve konseri Gidersen ile kapattı. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Canlı performansında sesi, albüm kayıtlarına göre çok daha iyiydi. Hatta şarkıları söylerken çıkışların olduğu anlarda kendini mikrofondan çekti ve kendini tuttu. Belki ufak bir yerde söylediği için, belki de donanımı uygun değildi ama keşke çekmeseydi ve bas bas bağırsaydı. Sesinin gücünü sonuna kadar görebilseydik diye düşündüm. 26 Eylül’de Tamirane’de gene konseri varmış. Biz gene gideceğiz. Ve bu sefer vaktinde orda olacağız.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3812210325907455136-6110265537635749576?l=kentzine.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kentzine.blogspot.com/feeds/6110265537635749576/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kentzine.blogspot.com/2010/08/santralistanbul-ve-jehan-barbur.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3812210325907455136/posts/default/6110265537635749576'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3812210325907455136/posts/default/6110265537635749576'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kentzine.blogspot.com/2010/08/santralistanbul-ve-jehan-barbur.html' title='Santralistanbul ve Jehan Barbur'/><author><name>Kentzine</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02281299386871634232</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TG6tyimJACI/AAAAAAAAAYA/uvqsCG1ZRJQ/s72-c/santralistanbul.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3812210325907455136.post-5023245836412746975</id><published>2010-07-29T13:17:00.001-07:00</published><updated>2010-07-30T11:54:08.790-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yasemin Dora'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><title type='text'>Foça</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TFHh0Coe-PI/AAAAAAAAAXo/zNx5L2Xhd-c/s1600/IMG_3812.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" bx="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TFHh0Coe-PI/AAAAAAAAAXo/zNx5L2Xhd-c/s320/IMG_3812.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Bu hafta sonu Foça’daydık. Eski Foça ile Yeni Foça arasında küçük bir yerimiz var. Sıkça oraya gidiyoruz yazları. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deniz berrak dip kayalık. Şnorkeli takıp da kıyıdan yüzmeye başladığımda, denizin içindeki kayaları görünce, dağ dayanamamış da deniz ile güç yarışına girmiş, kızgınlığından tüm kayalarını denizin içine yuvarlamış diye düşünürüm. Ama sonunda denizin soğuk suyu ile sakinlemiş, arada al gülüm ver gülüm olsa da beraber yaşamaya alışmışlar gibi. O kayalar üzerlerinde bir sürü canlı barındırır. Deniz tüpleri vardır. Akıntı ile tüylerini ağır aheste sağa sola sallayan, dokununca evim benim sığınağımdır diyen ve içine kaçan. Ahtapotlar vardır. Dibe saklanmış, yukarıda gördüğü gölgeye iki meraklı göz ile bakan. (Gazetenin birinde bir yazı okumuştum. Ahtapotların kediler kadar akılları varmış diye. Ahtapotun birini kendime evcil hayvan olarak seçtim. Her gün gider bakardım. Ertesi sene ahtapotumu orda göremeyince çok üzülmüştüm) Denizyıldızları vardır yeşil yosunların içinde kıpkırmızı parlayan. Denizhıyarları vardır. Dikenli kestaneler bile çıksa yoluna hiç değiştirmeden devam edecek kadar kararlı, korkusuz adımlarla ilerleyen… Temiz denizde kestane olur. Bizim koyun bir tarafına Kestane Tarlası deriz. Ben de hasada çıkarım. İskeletlerini toplamak için her seferinde daha derine dalmayı denerim. Daha güzellerini bulabilmek için her seferinde daha uzağa gidebilmeyi…. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle belirttim Eski Foça ile Yeni Foça arasında diye çünkü İzmir Aliağa yolundan her ikisi için de farklı ayrımlar var. Ancak güzel olan bu yollar değil. Eski ile Yeni arasında kıyıdan giden bir yol vardır. Bilmeyenler için ufak bir not. Foça kıyıları genellikle askeri bölgedir. Bu sebeple kıyılarına çok az dokunulmuştur. Bembeyaz kayalıkların olduğu koylar hala milyonlarca yıl önce olduğu gibi durur. Bu kayalıklara Siren Kayalıkları denir. Eski zamanlarda denizkızları bu kayalıkların üzerine çıkıp şarkı söylerlermiş. Etraftan geçen gemiler bu esrarengiz ve karşı konulamayacak kadar güzel seslerinin çekimine girer, kayalıklar girerlermiş. Gemicilerin ruhları bu ses ile huzura erermiş. Bu kayalıklara ne zaman baksam ben de o kızları görürüm, şarkılarını duyarım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yol yılan gibi döne kıvrıla giderken, zeytin ve çam ağaçlarının arasından her dönemeçte ayrı bir deniz manzarası görülür. Her seferinde de hangi koyun daha güzel olduğuna bakarım. Hele bir tanesi vardır ki yokuş aşağı giderken yol birden 180 derece döner. Yolun bitimi masmavi bir deniz ve uzun bir uçurumdur. Orayı kendimce “film şeridi dönemeci” olarak adlandırmıştım. Oradan geçerken sirenin şarkısını duyup; alınamayan, alınmak istenmeyen bir virajın dramatik ve huzurlu sonucunu görürüm. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında şimdiye kadar hiç o dönemeci benim almama fırsat olmamıştı. Bu hafta sonu ilk defa ben aldım o virajı. Trajikomik biçimde copilot elinde çekirdek çıtlayarak etrafa bakıyordu. Kendi filmini izlediğini düşündüm orada yanımda otururken… Sağ salim geldik elbette ama içimde küçük bir nükte olarak kaldı o an…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3812210325907455136-5023245836412746975?l=kentzine.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kentzine.blogspot.com/feeds/5023245836412746975/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kentzine.blogspot.com/2010/07/bu-hafta-sonu-focadaydk.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3812210325907455136/posts/default/5023245836412746975'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3812210325907455136/posts/default/5023245836412746975'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kentzine.blogspot.com/2010/07/bu-hafta-sonu-focadaydk.html' title='Foça'/><author><name>Kentzine</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02281299386871634232</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TFHh0Coe-PI/AAAAAAAAAXo/zNx5L2Xhd-c/s72-c/IMG_3812.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3812210325907455136.post-3654125904135038128</id><published>2010-07-16T13:01:00.000-07:00</published><updated>2010-07-16T13:01:00.094-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yasemin Dora'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sahne Sanatları'/><title type='text'>Bir Noktadan Dünyaya</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TEC4lCqAoPI/AAAAAAAAAXQ/g2boWHzA_9I/s1600/Gnawa%2520Paso%2520a%2520Dos%2520PA%25202.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" hw="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TEC4lCqAoPI/AAAAAAAAAXQ/g2boWHzA_9I/s320/Gnawa%2520Paso%2520a%2520Dos%2520PA%25202.jpg" width="211" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Önce nokta vardı. Ve nokta salınmaya başladı, sonra çizgiye dönüştü. Sonra başka bir nokta geldi o da çizgiye eşlik ederken uzadı uzadı çizgiye döndü. Beraber salınmaya başladılar. Salınışları dansa dönüştü. Bütünlük oldu. Bazen paralel hareket etti iki çizgi, bazen aynalı bazen de birbirinden tamamen bağımsız, farklı ama bir noktadan sonra dansları bütün oldu birbirini tamamlayan, eksiğini gideren, yalnızlığını örten… Bazen bu iki çizgi 3 oldu, 4,.. 8,9 oldu ve ben sahnede bir kürenin, bir dünyanın döndüğünü hissettim. &lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Kareografisini Nacho Duato’nun hazırladığı Compañía Nacional de Danza 2’nin (İspanya Ulusal Bale Topluluğu) bize sunduğu modern dans gösterisi üç bölümden oluşuyordu. “Without Words, Kol Nidre, Gnawa” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Schubert’in müziği üzerine yapılandırılmış Without Words’te, müziğin içinde bulunan aşk ve ölüm temalarıyla beraber geleneksel hayat döngüsü gereksiz süslerden arındırılarak kendi doğallığı içinde sunuldu ilk bölümde. İzlerken ben de doğdum, yaşadım doyasıya, âşık oldum hem zehir zemberek, elimden tutuldu kaldırıldım düştüğüm yerden, kelebekler gibi kozamdan çıktım doğaya karıştım.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TEC5SNmtsrI/AAAAAAAAAXg/JwhSU0pICfw/s1600/fall2007_PNB5.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" hw="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TEC5SNmtsrI/AAAAAAAAAXg/JwhSU0pICfw/s320/fall2007_PNB5.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;Bu mutluluğa sokulan çomak ikinci bölümle karşımıza geldi. Kol Nidre, aslında Yom Kippur'un (Musevi inancına göre tutulan oruç) yansıma ve bağışlama üzerine yapılan sinagoglarda okunan duanın adıymış ama Nacho Duato savaşın “Savaş Çocukları”nı nasıl etkilediğini gösterdi lafını sakınmadan bu bölümde. Gerçeğin olanca sertliğini yüzümüze vurdu.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Acıyı silebilen en güçlü duygu sevgi. Kadercilik de varsa inançlarınız içinde yada empati kurabiliyorsanız Gnawa’yı anlamanız işten değil (üçüncü bölüm). Savaşın acısını Fas’ta bulunan çöl kökenli, müzik ve dansı kullanarak zikreden mistik Müslüman grupların ayinlerinden esinlenerek silmek istemiş Duato. Zaten gösterinin adı da buradan gelmiş. Duato’nun çocuklarının dans ederken yaşadıkları tapınma ve zikir halini, ben de izlerken yaşadım. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Gnawa’nın sonunda ellerinde mumlarla geldiler. Önce sahneyi sonra geceyi aydınlattılar. Belki çölde bulunmadım ama çölden gökyüzüne baksaydım da yıldızları böyle görürdüm. Titrek mum ışığında yaptıkları o zarif hareketler birer kuyruklu yıldızı andırıyordu. Sahne perdesi kapanırken yıldızlar kaydı bir sürü. Ben bir dilek tuttum. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Kaynak: http://cndanza.mcu.es/&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3812210325907455136-3654125904135038128?l=kentzine.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kentzine.blogspot.com/feeds/3654125904135038128/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kentzine.blogspot.com/2010/07/bir-noktadan-dunyaya.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3812210325907455136/posts/default/3654125904135038128'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3812210325907455136/posts/default/3654125904135038128'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kentzine.blogspot.com/2010/07/bir-noktadan-dunyaya.html' title='Bir Noktadan Dünyaya'/><author><name>Kentzine</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02281299386871634232</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TEC4lCqAoPI/AAAAAAAAAXQ/g2boWHzA_9I/s72-c/Gnawa%2520Paso%2520a%2520Dos%2520PA%25202.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3812210325907455136.post-308490863874833920</id><published>2010-07-05T14:06:00.000-07:00</published><updated>2010-07-05T14:29:16.603-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Burçin Özgün'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Festival'/><title type='text'>17. Uluslararası Istanbul Caz Festivali - Tünel Şenliği</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TDJEMWbxnII/AAAAAAAAAWA/kOD6pU7awXY/s1600/istanbul-c.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TDJEMWbxnII/AAAAAAAAAWA/kOD6pU7awXY/s320/istanbul-c.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sokaklarında oyunlar oynadığım, kuytularında dayak yediğim, merdivenlerinde nefes nefese kalıp, çıkmazlarında birilerini beklediğim bir semtin, Cihangir’in, büyümüş ama akıllanmamış bir evladı olarak, sol omzumda fotoğraf makinem, sağ elimde Aslım’ın avucu, hızlı adımlarla Tünel’e yürüyorum. Hiçbir zaman Cihangir’den Tünel’e İstiklal caddesine çıkarak yürüyemeyi sevmeyen bu bir kadın ve bir erkek, “Biz çocukken...” diye başlayan cümlelerden nefret etmesine karşın “Biz çocukken bu semtin her deliğine sığınmışlığımız vardır” demekten kendimizi alamıyoruz.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Orta üst sınıfa ait müdavimleri olan kahveleri, beklenmedik sokaklarından göğe birleşen denizleri, derin dekolteli, ince bilekli, güzel kokulu kadınları ile bu semti her geçen gün biraz daha seviyor; bir zamanlar bir parçası olduğumuz için kendimizi şanslı sayıyoruz.&lt;br /&gt;Çünkü bu kentin semtleri, insanını kendi biçimler.&lt;br /&gt;Çünkü bu semt, Istanbul'un sırtına taktığı, rüzgar ile kabarmış kırmızı bir pelerin...&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Asmalımescid’in hemen girişindeki İKSV çadırına ulaşıp haritalarımızı, bilekliklerimizi, boyun kartlarımızı alıyoruz. Güneş battıkça kalabalık artıyor; Tünel’i diyezli bemollü notalar kuşatmış bile.Önce bir köşeye çekilip programımızı yapıyoruz. Sekiz ana sahne ve onüç etkinlik alanı Tünel, Kuledibi, Şişhane ve Asmalımescid’in çeşitli bölgelerine konumlandırılmış. Her birine yetişmek imkansız. Hemen hemen tüm mekanlarda yaklaşık birer saatlik programlar var. İnsan üzülerek bazı etkinliklerin üzerini çiziyor ancak yapacak birşey yok zaman kaybetmeden yola çıkmalı ve seçimlerimizle müziğe kendimizi bırakmalıyız. Galata kulesine doğru ilk istikameti belirliyor ve harekete geçiyoruz. Hemen önünden geçtiğimiz Tünel Ana Sahne’de çalan grubun Plongeur Quartet olduğunu öğreniyoruz. Festivalin içine düşmüş iki mutlu birbirine bakıyor; caz içinde yürüyoruz.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TDJE8yohFUI/AAAAAAAAAWI/XzlL4J2ZrOk/s1600/Kentzine01.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="266" src="http://1.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TDJE8yohFUI/AAAAAAAAAWI/XzlL4J2ZrOk/s400/Kentzine01.jpg" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Saatlerimiz sekize yaklaşıyor. Kuledibi ana sahne önündeyiz. Müzikseverler ve kalabalık severler Galata meydanını doldurmuş. Sahnede Boğaziçi Üniversitesi Müzik Kulübü Caz korosu var. Durup “Üsküdar’a giderken “ yorumlarını dinliyoruz. Hayranlık uyandırıcı bir enstrüman olan insan sesi ve farklı ses renklerinin uyum halinde ortaya çıkardığı bütünlüğü dinliyoruz. Ancak vakit kaybedemeyiz Çünkü programıza göre on dakika içerisinde X-Restaurant’ın terasına çıkmalıyız. Yahya Dai, müziği ve enfes Altınboynuz manzarası bizi bekliyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TDJFfXk3YZI/AAAAAAAAAWQ/IiHhlFmgo3A/s1600/Kentzine02.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TDJFfXk3YZI/AAAAAAAAAWQ/IiHhlFmgo3A/s320/Kentzine02.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Şişhane Numara beş’in; İKSV’nin ana binası önündeyiz. 7. kat terasa çıkıyoruz. Güneş batmak üzere. Müziğin yükseldiği terasta göğün solgun maviliği ve turuncunun telaşsız vedası eşliğinde içkilerini yudumlayan kalabalığa karışıyoruz. Sahnede performans sahibi Yahya Dai. Çalışmasının adı “B Planı”. Yahya Dai, bir nefesli çalgılar üstadı. Flüt, blok fiüt, bariton, alto, tenor ve soprano saksafon çalıyor. “B Planı” çalışması ise tamamen tek başına tasarladığı ve kompozisyonlarını kurduğu, elektronik geri plan ritimleri üzerine saksafon ile işlediği performansını dinliyoruz. Hayran kalmamak içten değil. Bir bestecinin zihninde notaları kurup onu kağıda ve ardında sese dönüştürebilme becerisini gıpta ile seyrediyoruz. Mütevazi ve içten kompozisyon arası monologlarından ise müziğe adanmış bir hayatın kanıtlarını görüyor insan.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TDJGFd7W7nI/AAAAAAAAAWY/GUjlB4LICUU/s1600/Kentzine03.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TDJGFd7W7nI/AAAAAAAAAWY/GUjlB4LICUU/s320/Kentzine03.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Şişhane’den yukarı çıkıyoruz. Artık açlıktan elimiz ayağımız kesilmiş halde. Asmalımescid’de herhangi bir mekanda yer bulmak imkansız. Şanslı günümüz ve doğaçlamanın o kendine has akışı içerisinde birden ve aniden House Cafe’de en güzel masalardan birinde, kalabalığın göbeğinde oturuveriyoruz. “Birer bira! &amp;nbsp;Acil !!” diyor ardından yemeklerimizi bekliyoruz.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yıllardır hep temkinli yaklaştığım bir mekan olan House Cafe’nin elbette benim için farklı bir anlamı vardır. Burası benim için sosyal ve popüler bir mekan olmaktan öte –ki hiç hazetmediğimi belirtmek isterim-, bir değişim ve haklı başarının Istanbul’daki abidesidir. &amp;nbsp;Çünkü Seyhan’ın (Özdemir) -ve elbette Sefer’in (Çağlar)- yıllar önce büyük bir heyecanla bizleri ağırladığı Lokal’in bir adım ötesidir House Cafe. Benim gözümde Lokal’in heyecanını taşımaktadır. &amp;nbsp;House Cafe, taşıdığı doku ve çizgisini Seyhan’nın zarif estetiğine, enerjisini ve dinamizmini ise Canan’a borçludur. Benim için el attığı her işte başarılı olan ve bunu sonuna kadar hakeden eski ve daim bir dostun mekanıdır. –Not düşmeden edemeyeceğim ancak tüm bu güzel sözlerim yediğimiz levrek ızgara salatasına sinmiş kırmızı et kokusunu affettirmeyecektir. –&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TDJGej5UzGI/AAAAAAAAAWg/f5mgebsCZ64/s1600/Kentzine04.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TDJGej5UzGI/AAAAAAAAAWg/f5mgebsCZ64/s320/Kentzine04.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Saat ona yaklaşmakta artık İstiklal’e çıkıp oda kuleye doğru yürümeye başlıyoruz. Hedefimiz benim için gecenin en heyecanlı konserinin gerçekleşeceği Muammer Karaca Tiyatrosu. &amp;nbsp;İçeri girer girmez ne kadar uzun zamandır bu tiyatrodan içeri adımımı atmadığımı hatırlıyorum. Yıllar yıllar evvel, lise günlerinde bir Genco Erkal klasiğini izlediğim bu sahnede bir başka efsanevi sanatçıyı izlemeye gelmiş olmanın heyecanı var üzerimde. Yolda Aslı’ma umarım geç kalmaz ve yer bulabiliriz” diyordum ki; konsere olan ilginin azlığı beni şaşkınlığa sürüklüyor.. Nasıl olur? Muvaffak Falay, Nam-ı diğer “Maffy” yaşayan bir efsane sahne alacak ve salonun neredeyse yarısı boş. Akıl alır gibi değil.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TDJG7_C99ZI/AAAAAAAAAWo/ul3yBUfEDf8/s1600/Kentzine05.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="265" src="http://1.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TDJG7_C99ZI/AAAAAAAAAWo/ul3yBUfEDf8/s400/Kentzine05.jpg" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;2005 yılında 12. Istanbul Caz Festivalinde Yaşam Boyu Başarı ödülüne layık görülen müzisyen Falay için, ben değil Dizzy Gillespie şöyle diyor; Yıl 1956, Amerikan Caz Dergisi METRONOM’un Mayıs sayısı:&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;“Türkiye'de müthiş bir trompetçiyle karşılaştım. Miles Davis'le bile boy ölçüşebilir.”&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TDJIFsOoZnI/AAAAAAAAAW4/Ihuyb6Eg240/s1600/Kentzine06.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://3.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TDJIFsOoZnI/AAAAAAAAAW4/Ihuyb6Eg240/s320/Kentzine06.jpg" width="213" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hürriyet gazetesinde yaptığı bir söyleşide olayın hikayesi şöyle kaleme alınmıştır.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;(Serhan Yedig / 3 Temmuz 2005 / Hürriyet)&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;i&gt;Amerikan Havayolları'na ait uçak Esenboğa'ya öğle saatlerinde indi. Pistte bir tur atıp, yolcu terminalinin önünde durdu. Kapı açıldı, merdiven yanaştı. Müzikte cazın, cazda bebop akımının tüm dünyayı sardığı günlerdi. Tam olarak söylemek gerekirse 1956 yılının 22 Nisan'ı. Dönemin süperstarları Ortadoğu turnesine çıkmıştı. Dizzy Gillespie ve Quincy Jones merdivenlerde belirdiği anda pistte Tadd Dameron'un "Good Bait"i bomba gibi patladı. Kalabalığın arasında çalan ekibin en önünde trompetçi Muvaffak Falay vardı. Arkasında ise onun sırtına iğnelenmiş notaları okumaya çalışan basçı Süheyl Denizci, davulcu Erol Pekçan, tenor saksofoncu Hayri Matkap, alto saksofoncu Celalettin Bozkurt.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;i&gt;&lt;br /&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;i&gt;Dizzy diplomat ve gazeteci kalabalığını yarıp Falay'ın önüne geldi. Parça biter bitmez genç trompetçiyi hararetle kucakladı. Adını sordu. Duyunca kafasını salladı, tebessüm etti. "Ben de" dedi. Ardından tekrar adını sordu. Yine "ben de" dedi. Aynı olay üç kez tekrarlandı. Dizzy yanındaki eşinin kulağına birşeyler fısıldadı. Bu kez eşi sordu Muvaffak Falay'a adını. Cevabı duyunca yüzü hafiften dalgalandı. Dizzy'le bakıştı, daha sonra hep birlikte şehre hareket ettiler.&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TDJII0eggiI/AAAAAAAAAXA/BIFK0pOOPlg/s1600/Kentzine07.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TDJII0eggiI/AAAAAAAAAXA/BIFK0pOOPlg/s320/Kentzine07.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;i&gt;Amerikalı cazcılar Ankara'da üç gün kaldı. Konserlerden sonra Türk müzikçilerle sabahlara kadar jamsession yaptılar. Son gün Dizzy konserleri sırasında, Falay'ı sahneye davet edip bir sigaralık hediye etti. Dinleyicilere dönüp "Müthiş bir trompetçiniz var, kıymetini bilin" dedi. Kulise geçtiklerinde, havaalanında yaşanan tuhaflığı anlattı Muvaffak Falay'a. Hızla söylenen isimden sadece "ma" ve "fa" seslerini yakalamış, argoda "bitirim" anlamına gelen "mother fucker" dediğini sanmıştı. Bu nedenle "ben de" cevabını vermişti!&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;i&gt;Dizzy ne bu olayı ne de Falay'ı unuttu. Bir ay sonra Metronom'daki röportajda, Miles Davis'le kıyasladı. Böylece Ankaralı trompetçinin adını Amerika duydu. Sonraki yıllarda ise Avrupa'ya geldiğinde, defalarca birlikte çaldılar. Keşfettiği genç müzikçiyi Amerika'da ağırladı.&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;i&gt;Muvaffak Falay ise bu olaydan sonra anne ve ablalarının ona taktığı Mafili lakabından Maffy'yi türetti. Dünyaya açılan ilk Türk cazcı oldu.&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;br /&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;1930, İzmir doğumlu Muvaffak Falay bu sene sekseninci yaşını kutluyordu. Ancak sahnede kesinlikle seksen yaşında bir adam yoktu. Benim izlediğim orkestrasını enfes yöneten, her kompozisyon!!! sonrasında ( burada not düşmem gerekiyor. İstisnasız her şarkıdan sonra bilgi verirken cümlesini çaldığı esere "&lt;i&gt;parça&lt;/i&gt;" diyor ve devam ediyordu.... "H&lt;i&gt;ay allah ben hiç sevmiyorum parça demesini. Kompozişin, kompozüsyon, kompozitor. Hep parça diyorum. Parça ne demek.. kompozisyon, kompozişin, kompo... &lt;/i&gt;(tüm bunları söylerken önündeki nota yapraklarını çevirmektedir. Birden keser, dudaklarını büzer gözlerini açar.) &amp;nbsp;&lt;i&gt;Ooooo. &amp;nbsp;Vay vay . çok güzel, yauv bunu mu çalacağız?. Hadi bakalım. Bir, ki, a birki üç dört,son bir ki.....&lt;/i&gt;) seyircisi ile sıcak bir bağ kuran; komik, müthiş yetenekli ve aksi bir ihtiyar vardı sahnede.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Maffy Falay Sextet’e eşlik eden sanatçılar Elvan Aracı (Trombon), Engin Recepoğulları (saksafon), Carl Fredrik Orrje (piyano), Per-Ola Gadd(kontrbas), Ferit Odman (Davul) idi. İki saate yakın devam eden ve birbirinden enfes parçalarla gecenin en güzel konserini izledik. Solo olarak Muvaffak Falay ve Elvan aracı yanısıra, özellikle bas’ta Per-ola Gadd’ın tertemiz tonuna hayran kaldık.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Kendime şunu sordum konser bittiği zaman. Nasıl olurda seksen yaşında bir adam böylesine enerji dolu, zihni hala aydınlık, yüzü tebessüm, sözü neşe içinde olabilir diye. Yanıtı basit zannedersem sevdiği işi yapan insanın dayanılmaz hafifliğini taşıyor yüreğinde...&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TDJIk3AeLSI/AAAAAAAAAXI/y6MDO-G7bmY/s1600/Kentzine08.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TDJIk3AeLSI/AAAAAAAAAXI/y6MDO-G7bmY/s320/Kentzine08.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Saat 12’yi geçiyor. Tekrar kuledibine dönüyoruz. Yolumuz Nardis’e bu kez. Hava sıcak, platformlar yavaş yavaş toplanıyor. Bütün Galata meydanı savaştan çıkmış gibi. Kendi cazını icra eden üç beş sarhoş bet sesleriyle şarkı söylüyor. Konserin sonuna yetişeceğiz biliyorum ama yine de ısrarla dinlemek istiyorum Elif Çağlar’ı. Kulenin etrafını yarım ay şeklinde dönüp sokağa giriyoruz. Kapının önünde Önder ve Zuhal Focan çifti her zaman ki gibi birileri ile birşeyleri hararetli hararetli konuşuyorlar. Aslım’la birbirimize bakıp gülüyoruz. Bir zamanlar yine bir konser için Nardis’e geldiğimizde Focan çiftine bakıp; kendimizi onların “yerine koymaca” oynamış; pek eğlenmiştik.Alkolünde etkisi vardı tabii. İçeri giriyoruz. Muazzam bir sıcak nefesimizi kesiyor. Fısıldıyorum kimse duymadan "Bu şehirde kendimi mutlu hissettiğim tek mekan Nardis".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahnede dört kişi, Bilal Karaman (Gitar), Kağan Yıldız (Kontrabas), Ediz Hafızoğlu (Davul) ve Elif Çağlar (Vokal). Bir Duke Ellington klasiği dinliyoruz. Tam gecenin sonuna yakışır bir dinleti. Yenilikçi değil ama eğlenceli, sıradışı değil ama tüm zamanların en popüleri. Elif Çağlar’ın gerçekten çok güzel bir sesi, çok başarılı yorumları var. Ama nedense sahnede bir caz vokalistinden ziyade karaoke yapan şirin bir üniversiteli gibi duruyor. Hani hiç beklemezsin ya fakültenin saklı güzelliği eline mikrofonu alınca birden göze bambaşka görünür. Öyle birşey işte. Oysa sanki kızcağız bu an için yıllardır beklemiş ve belki yüzlerce kez elinde mikrofon gibi tutulan bir tarakla ayna karşısında aynı şarkıları söylemiştir. Klişe ve sıradan ama her daim güzel...Bilal Karaman ise büyük yetenek...&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Saat sabahın üçüne geliyor. Boğaz köprüsünde anlamsız bir trafik sıkışıklığı; Aslım çoktan yan koltukta uykuya dalmış. Camım açık, teyp kapalı, canım sigara içmek istiyor, ellerim direksiyonda, gözüm yolda, gözümün önünde konserlerden kareler, neler yazacağımı bu geceyi nasıl anlatacağımı düşünüyorum. Polis çevirse, "Üfle bakalım" dese, alkolmetreyi trombon edasıyla üfler; sınırın altında alkol taşıdığım için madalya alırım. Oysa zil zurna sarhoşum; alkol değil caz sarhoşu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teşekkürler Dai, Maffy, Elif Çağlar ve İKSV...&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3812210325907455136-308490863874833920?l=kentzine.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kentzine.blogspot.com/feeds/308490863874833920/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kentzine.blogspot.com/2010/07/17-uluslararas-istanbul-caz-festivali.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3812210325907455136/posts/default/308490863874833920'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3812210325907455136/posts/default/308490863874833920'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kentzine.blogspot.com/2010/07/17-uluslararas-istanbul-caz-festivali.html' title='17. Uluslararası Istanbul Caz Festivali - Tünel Şenliği'/><author><name>Kentzine</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02281299386871634232</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TDJEMWbxnII/AAAAAAAAAWA/kOD6pU7awXY/s72-c/istanbul-c.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3812210325907455136.post-7151647244006546982</id><published>2010-05-30T09:56:00.000-07:00</published><updated>2010-05-30T09:58:44.409-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sergi'/><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TAKX_0a5nYI/AAAAAAAAAUY/Cmz5JqNT9IY/s1600/botero-cat.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" gu="true" height="148" src="http://1.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TAKX_0a5nYI/AAAAAAAAAUY/Cmz5JqNT9IY/s200/botero-cat.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;BOTERO’NUN KEDİSİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Botero’nun kedisi varmış.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Bir otel odasında, şehri tanıtan bir kitapçığın içinde Barcelona’nın bir parkında Botero’nun kedi heykeli olduğunu okuduk. Botero’yu sadece ressam sandığım için şaşırdım önce. Sonra da “hadi gidelim” dedik. Bulmakta bayağı zorlandıktan sonra daracık sokakların arasında kalmış minik bir parkın içinde bulduk Botero’nun kedisini. Yaklaşık 2,5 metre yüksekliğinde tombiş bir kedi. Çocuklar tepesine çıkmış kedinin kulaklarını çekiştiriyorlar. Bu kesinlikle Botero’nun heykeli. Tamamen onun tarzı. Tombiş ve sade. Çizdiği bir elma ya da portakal da olsa esere bakanlar bu Botero’nun diyebiliyorsa eğer sanatçı amacına ulaşmıştır. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TAKYTazbQDI/AAAAAAAAAUg/vbtA3igaw_g/s1600/monalisa.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" gu="true" height="200" src="http://1.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TAKYTazbQDI/AAAAAAAAAUg/vbtA3igaw_g/s200/monalisa.jpg" width="174" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Pera Müze’sinde Botero’nun sergisi varmış. Sergi üzerine duyduklarım güzeldi. Şanslıydık hemen de gidebildik. İlk salon yani en üst kat ile başladık gezmeye. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Alıntılar bölümüydü ilk kat. Velazquez, Rafael, gibi sanatçıların eserlerini tekrar yorumlamıştı. Velazquez’in Ardından tablosunda Botero’nun resmettiği küçük prensese bakarken, Picasso’nun da Las Meninas’ı yorumladığını hatırladım. Üçü de gözümün önüne şimdi. Sonra da serginin başında Botero’nun panoya yazılmış sözleri…&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;“Bir ressamın resim yapmasının tek nedeni kendi dünyasını yaratmaktır. Gerçeklik zaten orada duruyor, onun resmini yapmanın bir gereği yok. Buna paralel bir şeyin, zihinsel bir gerçekliğin resmini yapmamız gerekir. Şiir, müzik ve edebiyat gibi sanatçının kafasında var olan ve insanların tadına varabileceği bir şey.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TAKYlIPso1I/AAAAAAAAAUo/9labd-ILb0U/s1600/photo24.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" gu="true" height="200" src="http://1.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TAKYlIPso1I/AAAAAAAAAUo/9labd-ILb0U/s200/photo24.jpg" width="172" /&gt;&lt;/a&gt;Öyle bir gerçeklik ki başka sanatçıların ürettiği eserlerde bile o gerçeklik ortaya çıkıyor. Botero da başka sanatçıların eserlerine bakarken bambaşka şeyler hayal edip yaşıyor ve bizimle paylaşıyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Bir alt kata indik sonra. Botero aslında boğa güreşçisi olacakmış. Ta ki okula gidip de matadorların resimleri ile dönene kadar. Matador resimleri ile başladı bu kat, sirk cambazları ile devam etti. Aslında ilk bakışta son derece eğlenceli neşeli resimler. Sadece ilk bakışta ama. Biraz derine inince yüzlerindeki mutsuzluğu görüyor bakan. Yüzü gülen, içi ağlayan palyaçolar. Sirkteki yavru aslanları yeleli görünce, işte bahsedilen figüratif resimleri diye düşünüyorum. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Botero ile ilgili son kat Latin Amerika halkına ait. Memleket özlemi. Aslında sadece memleket özlemi de değil. Memleketinde olduğu zamanın da özlemi. Resimler 2000 yılı sonrasında yapılsa da resimlerdeki figüranlar sanki başka bir dönemden kalma. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Sergi 18 Temmuz’a kadar da sürecek. Biz gene gideceğiz ve Botero iyi ki matador olmamış.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3812210325907455136-7151647244006546982?l=kentzine.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kentzine.blogspot.com/feeds/7151647244006546982/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kentzine.blogspot.com/2010/05/boteronun-kedisi-boteronun-kedisi-varms.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3812210325907455136/posts/default/7151647244006546982'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3812210325907455136/posts/default/7151647244006546982'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kentzine.blogspot.com/2010/05/boteronun-kedisi-boteronun-kedisi-varms.html' title=''/><author><name>Kentzine</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02281299386871634232</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/TAKX_0a5nYI/AAAAAAAAAUY/Cmz5JqNT9IY/s72-c/botero-cat.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3812210325907455136.post-93604376382580700</id><published>2010-05-25T14:26:00.000-07:00</published><updated>2010-05-25T14:26:13.738-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Burçin Özgün'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Festival'/><title type='text'>Chill Out Festival Istanbul 2010</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/S_mKChlPhBI/AAAAAAAAAS0/OnqOjHruw3E/s1600/chillout_main_poster.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em; text-align: justify;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/S_mKChlPhBI/AAAAAAAAAS0/OnqOjHruw3E/s320/chillout_main_poster.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yaklaşık bir ay kadar önce iki konser olacağını öğrenmiş ve biletleri çıkar çıkmaz satın almıştım. Bunlardan biri Lila Downs konseri idi. Ancak Tanrı yukarıdan plan yapanlara gülerek bakarmış. Konsere bir hafta kala herşey altüst oldu ve Lila Downs biletlerimi içim kan ağlayarak bir arkadaşıma satmak zorunda kaldım. Bir diğer konser ise Chill Out Festival Istanbul 2010 idi. Bu kez biletleri yakma pahasına son dakikaya kadar elimizde tuttuk ve o kutsal son dakikada her şey bir anda yerli yerine oturuverdi. Ve sabah anne, baba ve çocuk nüfuslu çekirdek aile olarak arabaya atlayarak soluğu Kemerburgaz'da aldık. Hava yağar mı? Rüzgar eser mi? Çocuk üşür mü? gibi ebeveyn takıntılarının hepsini kulak arkası ederek Festival alanına giriş yaptık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Biletlerimizi kenarlarından yırtarak içeri alıyorlar şimdi bizi. Tesisin oldukça büyük olan giriş bölgesi üst düzey gelir grubuna yönelik markaların standları çevrilmiş. Her bir markanın önünde alımlı hanımlar, gülen yüzler, hoş geldinizler... Sağlı sollu binaların yanında festival alanına iniş dik bir merdiven ile gerçekleşiyor. Daha birkaç basamak iner inmez kurulan sahne ve etrafında serpiştirilmiş kalabalık dikkat çekiyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Esasında festival alanının tahmin ettiğimden çok daha küçük olduğu düşüyor aklıma. Ama hiç bir olumsuzluğa yer vermemeye şartlanmış zihnim “sadece güzellikleri gör” düşüncesiyle kontrolü kısa sürede ele geçiriyor. Yüzümde şaşkın bir gülümseme. Etrafı çembere alınarak kuşatılmış sponsor markaların standları arasında çimlerin üzerine minderler atılmış, her minder öbeğinin başında üç ayaklı sehpalar, açsam mı kapasam mı karar veremeyen bir gökyüzü, tatlı bir esinti... Yer yaygılarını alan herkes vakit kaybetmeden Pazar dinlencesi hazırlıkları içerisinde. Ayakkabılar çıkıyor; güneş gözlükleri takılıyor; erkekler buz gibi bira almaya giderken hanımlar olası güneş yanıkları için son hazırlıklarını yapıyor. Kimisi tanıdık bir yüz arıyor; kimisi tanışacak karşı cins peşinde. Konserler henüz başlamamış olsa dahi havaya “Gotan Project” ritimleri karışıyor. Yüksek sesle gülüyor arada insanlar. Kahkahanın geldiği yöne dikkatler çekilince hafifçe bedenini geriye atıyor saçlarını savuran bayanlar ve etrafı kolaçan eden baylar. “Çok eğleneceğiz” diyorum Aslım’a “..bugün çok güleceğiz.” &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Bizde eşyalarımızı sahneyi rahat görebileceğimiz ve bir aksilik durumunda hemen çıkabileceğimiz bir konuma yerleştiriyoruz. Aslım ve Defnem ile bir tur atmaya başlıyoruz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Tüm festival alanı gezimiz boyunca aklımda hep aynı sorgu ile dolaşıyorum. Gerçekten sağını solunu, önünü arkasını karıştırmış, tarzını alaca bulaca etmiş bir toplumuz. Birkaç parça çalmak için uzak diyarlardan gelen Caravan Palace, Alex Cuba, Bonobo gibi müzisyenlerin hayatlarını adadıkları müzikler ile, yaşam görüşleri bu ülkede bambaşka bir kitleye hitap ediyor. Mesela Alex Cuba’yı Toronto’da dinleyen adamlar ile Istanbul’da dinleyen adamları bir araya getirseniz belki görünüş olarak radikal farklılıklar ile karşılaşmazsınız. Ancak Toronto’da yaşayan yirmibeş yaşındaki Jim sabah sekiz akşam beş çalıştığı işine metro ile giderken. Istanbul’daki Cem hangi işe elini atsa sıkıldığından yakınmaktadır. Demem o ki ortak dili müzik olmasına karşın, bu müzik tarzını bunalmış küçük kent burjuvasının sahiplenmesi gerekirken bu canım ülkede oldukça – gereğinden fazla belki- zengin kesimin haftasonu birkaç saatlik eğlencesi ile tüketim malına dönüşmesi ilginç. Elbette chill out müzik tarzının yaygın felsefesine, festivalin konseptine ve sponsorların iştahlı yaklaşımına aykırı bir tutum olarak görülemez bu anlattıklarım. Ama şu bir gerçek ki dünya üzerindeki bu müzik tarzının üreticileri çok daha farklı bir pencereden tüketicisine bakıyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Her neyse biz kısa günün karı zevkimize geri dönelim. Lucky Elephant sahneye çıkıp Londra’dan sevgiler ve selamlar getirdiklerini söyleyerek, birkaç methiyeyi de Istanbul için düzdükden sonra&lt;span style="mso-spacerun: yes;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;üç beş vasat parça söylüyorlar. Ardından dört gözle beklediğim Alex Cuba bana almak istediğim tüm enerjiyi veriyor. Defnemi omzuma alıp müziğe kendimizi teslim ediyoruz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Günün sonunda bir çanta dolusu promosyon, bir kamera dolusu anı ile eve dönüyoruz. Defnem arka koltukta iç geçirip. "Bugün çok eğlendik di mi baba?" diyor. Bu zaten herşeyi anlatıyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Bir çocuk gülüyor...&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3812210325907455136-93604376382580700?l=kentzine.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kentzine.blogspot.com/feeds/93604376382580700/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kentzine.blogspot.com/2010/05/chill-out-festival-istanbul-2010.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3812210325907455136/posts/default/93604376382580700'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3812210325907455136/posts/default/93604376382580700'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kentzine.blogspot.com/2010/05/chill-out-festival-istanbul-2010.html' title='Chill Out Festival Istanbul 2010'/><author><name>Kentzine</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02281299386871634232</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/S_mKChlPhBI/AAAAAAAAAS0/OnqOjHruw3E/s72-c/chillout_main_poster.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3812210325907455136.post-775310849357220333</id><published>2010-05-20T10:56:00.000-07:00</published><updated>2010-05-25T15:21:56.080-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yasemin Dora'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Konser'/><title type='text'>Gene Gel Lila</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/S_V3uA6ehpI/AAAAAAAAARg/od2IQqrLAvo/s1600/lila-downs1.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" gu="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/S_V3uA6ehpI/AAAAAAAAARg/od2IQqrLAvo/s320/lila-downs1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Her çarşamba İstanbul kültür sanat haberlerini veren internet üzerinden okuyabileceğiniz Le Cool adlı bir dergi çıkmakta. (adresi: www.lecool.com) Genelde sergi haberleri için ya da sinemalara neler gelmiş diye incelerdim. Sinemaya da gidebileceğimizden değil. Güncel etkinliklerden eksik kalmamak için. Malum evde yalnız bırakamayacağınız yaşta küçük kızınız varsa öyle zırt pırt konserdi sinemaydı gidemiyorsunuz. Bu Çarşamba da rastgele ne var ne yok diye baktığımda Lila Downs’un konserini gördüm. İçim gitti. “Gidebilsek” dedim içimden. Ama hiç de ümidim yok. Lila'yı ilk Frida'da dinlemiş, hayranı olmuş, önce film müziklerini, sonra da tüm albümlerini edinmiştik. Üstelik İmran benden daha çok hayranı kadının.&amp;nbsp;Bilet fiyatları da uygun olunca direk aldık biletleri. Bu seferlik kızı bırakacak yer buluruz herhalde umuduyla kimseye sormadan. Önce Kankim’e sorduk&amp;nbsp;tabi. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Pazar günü hazırlandık. Düştük yola. Fener’in de kupa maçı var. Her yer kalabalık ve sarı lacivert. Uzun zamandır konsere gitmemişim. CRR’ye hiç gitmemişim. Heyecanlıyım çok. Maç sebebiyle olsa gerek konser çok kalabalık değil. Gelenlerin çoğu da yabancı. İspanyollar ağırlıkta. Konser başlıyor. Lila hoplaya zıplaya sahneye geliyor. Beyaz bir kıyafeti giymiş. Eteğinin ucu saçaklı. Belinde kırmızı kuşak, gömleğinin ucu da nakış işli. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İlk şarkı Black Magic Woman. İnanılmaz bir sesi var. Dinleyiciyi bir anda şok etmek için bu parçayı seçmiş sanırım. Albümlerinde dinlediklerimizin çok üzerinde sesi. Öyle ki o sesle mikrofona bağırınca içim ürperiyor. Alışasıya kadar 2-3 parça dinliyoruz. Bu 3 parçayı dinledikten sonra “herhalde araya yavaş parçalar da koymuştur” diyorum. Kendim için değil, onun o tempoyu bütün konser boyunca devam ettirebileceğini sanmadığım için. Ama yanıldım. Bütün konser süresinde sadece La martiniana, La llorona ve Paloma Negra parçası haricinde yavaş parçalarından söylemedi. Ara da vermedi. Öyle ki söylediği yavaş parçalarını da o enerjik haliyle hızlı bir ritimde neredeyse gene hoplaya zıplaya söyledi. Hiper aktif çocuklar gibi enerjik ve şen bütün konser boyunca “kelebekler” gibi uçtu. Bis yapıldıktan sonra söylediği iki parçanın ilkine “There is no Turkish Woman, Mexican Woman or African woman. All woman are butterfly” cümlesi ile başladı ve adını hatırlayamadığım şarkısını söyledi. Gerçekten de konser sırasında, söylediği Meksika, Afrika ve Amerika yerlilerinin şarkılarının temelinin aslında Türk Müziği’ne ne kadar yakın olduğunu düşündüm. Kıyafeti için bile oldukça usturuplu dansöz kıyafeti denilebilirdi. İkinci bis parçası da Perhabs, Perhabs, Perhabs’ti. Onun için klasikleşmiş parçası diyebiliriz. Bu şarkıyı bise saklaması sanatçının asıl ödülü alkışları beklediğini düşündürttü bana. Sevildiğini bilen kadın nazı gibi aynı. Yoksa klasik parçasını konser parçası olarak zaten dinlerdik. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Konser sonunda yanına gittik. Onunla tanışmak konuşmak dünyanın öbür ucundan bizi mutlu etmeye geldiği için teşekkür etmek istedim. Albümlerinde imzası olsun istedim. Kızıma albümlerinin üzerindeki imzayı gösterip bak bunu Lila imzaladı diyebilmek için. Tüm mütevaziliği ve kocaman gülümsemesi ile o bize teşekkür etti. Bu konserde söylemedi Ojo de culebra albümünün açılış parçası olan Little Man’i ama onun o halini görünce aklımdan geçti.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;big money don't count for a happy life &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;little man with a big heart &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;make a happy wife &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;he's a simple man in a foreign land &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;every day he works for today &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;for the future he cannot say &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;he's livin' the real one underneath his skin &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;he got an itch he need to find &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;a real woman to stay alive &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;she's a simple soul in a foreign home &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;clean the floor, clean the plate &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;simple life - for a simple fate &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;work is good, pay is OK &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;all she wants is a man who'll let her &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;in his heart one day &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Konser boyunca söylediği 15 parçadan sonra Lila’nın ne kadar hayat dolu olduğunu gördüm. O anki o konsere gelesiye kadar bir sürü şey yaşamış. Acı da olsa, tatlı da olsa. Ama o an orda olmaktan çok mutluydu. Geldiği yerden ve yaşadığı şeylerden. Kaderinden kısacası. Onu dinlerken onun için hissettiklerim buydu. Beni şaşırtmadı aslında. Sadece içtenliğini bu kadar açık göstermesini beklemiyordum. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Son sözüm Kankim’e. Keşke siz de gelebilseydiniz. Eminim sen bu konseri dinleseydin çok daha fazla etkilenir ve yazardın. Umarım bir sonraki sefere hep beraber dinleriz.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3812210325907455136-775310849357220333?l=kentzine.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kentzine.blogspot.com/feeds/775310849357220333/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kentzine.blogspot.com/2010/05/gene-gel-lila.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3812210325907455136/posts/default/775310849357220333'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3812210325907455136/posts/default/775310849357220333'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kentzine.blogspot.com/2010/05/gene-gel-lila.html' title='Gene Gel Lila'/><author><name>Kentzine</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02281299386871634232</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/S_V3uA6ehpI/AAAAAAAAARg/od2IQqrLAvo/s72-c/lila-downs1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3812210325907455136.post-7191177585538572663</id><published>2010-04-29T10:24:00.000-07:00</published><updated>2010-05-11T14:38:51.068-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yasemin Dora'/><title type='text'>İlklerin Heyecanı</title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/S9m_9zvJCnI/AAAAAAAAAP8/tMkqk_6jy0w/s1600/kartalkaya+1.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/S9m_9zvJCnI/AAAAAAAAAP8/tMkqk_6jy0w/s320/kartalkaya+1.jpg" tt="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;23 Nisan geldi. Ben de çocuklar gibi şenim. Bir sürü ilkini yaşayacağım hayatımın. Bir çocuğun heyecanı, telaşı aynı zamanda annesi yanından ayrılan bir çocuğun korkularına sahibim. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;İlk kampımı yaptım. Çadırımı kurdum. Kapımın önüne oturup gaz ocağımın üstüne tarhana çorbamı koydum. Göl ve orman manzarasına karşı altmış kişinin içinde tek başıma akşam yemeğimi çabucak yedim. Çabucak yedim ki alacakaranlıkta çaktırmadan ormanda gezineyim. Elbette ki çadır komşuma haber verdim. “ormana gidiyorum merak etme hemen dönerim” “Çiçek toplamaya mı gidiyorsun?” Anlamını bilmesem bu cümlenin, akşam vakti ne çiçeği derdim. Ama biliyorum ki insan evladının yemek yemenin haricinde giderilmesi gereken ihtiyaçlarının kibarca belirtilmesi için uydurulmuş bir benzetmedir bu. Ormanın içine girdim. Gölgeler uzamaya başlamış. Karanlık göl yanına göre çok daha ağır çökmüş. Ağaç yapraklarının çıtırtıları ve baykuş olduğunu düşündüğüm kuşların ötüşü ile patikada ilerliyorum. Ormanda olmak çok güzel ama oraya ait olmadığımı hissediyorum. Kampçıların seslerini dinleyerek ilerliyorum ta ki seslerini duyamayıncaya kadar. Kaybolma korkusu düşüyor içime geri dönüyorum. Tek başıma yapılan yürüyüş için bu kadar yeter. Zaten kamp alanına gidince ateşin yakıldığını, başında da toplanıldığını görüyorum. Ay ışığında orman yürüyüşü varmış. Kafa fenerlerimizi yanımıza alıyoruz ama ay ışığında yürümek çok daha eğlenceli geliyor. Az önceki korku, birlik olunca kayboluyor. Dereyi görmesem de yanında yürüdüğümüzü anlıyorum sesinden. Ağaçların arasından haleli bir ay gülümsüyor yukarıdan. İlk gece yürüyüşüm. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;Sabah güneş ışınları çadırımın içine girince henüz daha kendisi hepimize yukarıdan gülümsemeden uyanıyorum. Beklemediğim kadar iyi uyunuyormuş çadırda. Sadece biraz soğuktu. Gün uzun. Tepelere tırmanacağız. Kahvaltıyı sıkı etmeli. Karların içinden düşe kalka ve koştura bölgeye adını veren kartal burunlu kayaların olduğu alana geliyoruz. Eğitmenler tırmanış için hazırlık yaparken güneşin tadını çıkartmalı. Yaklaşık 30 derecelik eğimle güneşe doğru duran, yüzeyi düz bir kaya görüyorum. Kayanın üzerine oturuyorum ve günebakanlar gibi yüzümü güneşe dönüyorum. Güneş kremi sürmezsem biliyorum ki ızgara tavuk gibi kızaracağım. Süründükten sonra gönül rahatlığı ile kayanın üzerine yatıyorum. Hiç duymadığım kuşların seslerini dinleyip, İzmir’in meltemlerini hatırlatan bir rüzgârı hissediyorum yüzümde bir de havanın ve etraftaki karın serinliğini unutturan güneşin sıcaklığını. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;Emniyet ipleri hazır. Artık tırmanabiliriz. Kemeri takıyorum benden önce zaten iki kişi var. Kolay gözüküyor ama onların ilk değil. Kıyafet ve ayakkabıları uygun. Benim ayağımda koca postallar. “Tırman” diyorlar. Başlıyorum ama bir yerde kalıyorum çünkü postalı koyacak yer bulamıyorum. Ayağımı hissetmiyorum ki üzerine bastığım 2 cm lik çıkıntıyı hissedeyim. “İn ordan, yandan dene” diyorlar. Öyle yapıyorum, 4+ olarak derecelendirilen tırmanışı tamamlamayı başarıyorum. Gene de istediğim kadar rahat olamamanın, yaşın getirdiği hantallığı hissetmenin burukluğunu yaşıyorum. İniyorum aşağı ama aklım yukarıda. Bu arada ikinci rota açılıyor. Adrenalin böyle bir şey işte. Ayakkabı, kıyafet ve hantallığımı unutup onun için hazırlanıyorum. Kaskı ve kolon olarak adlandırılması gerektiği belirtilen emniyet kemerini giyiyorum. Dağdaki yardımlaşmanın ve dağcı rehberlerin kendi yaşadıklarının nasıl güzel bir deneyim olduğunu anlatabilmek, dağı sevdirebilmek için paylaşımcılığının örneğini görüyorum. Rehberlerimizden biri ayakkabısını veriyor. “Bununla dene” Öncekine göre daha rahat bir şekilde çıkıyorum. Ama çıkarken karmakarışık duygularım. Düz bir kaya duvara ufacık çıkıntılara basarak tırmanıyorum. İçimden korkmak geliyor ama dikkatimi tırmanıştan ayırdığım zaman duraklıyorum. Belimden bağlıyım ama beni emniyete alan aşağıdaki rehbere güvenirsem. Hayatım tırmanma kabiliyeti kadar ona da bağlı. Deneyimsiz olduğum için kendime güvenmiyorum. Emniyeti alanı ise düne kadar tanımıyorum. Gene de fırsatım olsaydı da tekrar çıkabilseydim diye hayıflanmadan edemiyorum. En kısa zamanda tekrar yapacağım. Bu benim ilk kaya tırmanışım.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;Kamp ateşi önü muhabbeti ile günü tamamladık. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;Dolu dolu iki günün sonunda kampı toplama zamanı. Tadı damağımda kaldı. Kampı toplama sonrası yaptığımız yayla yürüyüşleri, içki sofrası sonrası içilen çorba gibi geldi. İçim ısındı, kendime geldim ve bitmesin istedim. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;http://picasaweb.google.com/100202000143175881054/KartalkayaEgitimKamp23Nisan2010#&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3812210325907455136-7191177585538572663?l=kentzine.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kentzine.blogspot.com/feeds/7191177585538572663/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kentzine.blogspot.com/2010/04/ilklerin-heyecan.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3812210325907455136/posts/default/7191177585538572663'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3812210325907455136/posts/default/7191177585538572663'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kentzine.blogspot.com/2010/04/ilklerin-heyecan.html' title='İlklerin Heyecanı'/><author><name>Kentzine</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02281299386871634232</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/S9m_9zvJCnI/AAAAAAAAAP8/tMkqk_6jy0w/s72-c/kartalkaya+1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3812210325907455136.post-1767066182913181121</id><published>2010-04-06T11:33:00.000-07:00</published><updated>2010-05-23T12:49:25.544-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İlk Yazı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yasemin Dora'/><title type='text'>Ged ve Tenar</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/S_mF2QA2-RI/AAAAAAAAASI/yEAxZ1g6qaE/s1600/IMG_1584.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/S_mF2QA2-RI/AAAAAAAAASI/yEAxZ1g6qaE/s320/IMG_1584.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kalabalık otoparkta arabayı bırakacak yer zor bulup kalenin surlarından içeri girdik.Yukarı doğru tırmanıyoruz Arundel Kalesi karşımda. Şu an savaş çıksa, şövalyeler etrafımda koştursa ellerinde kılıçları ve topuzlarıyla, şaşırmayacağım kadar gerçek ama aslında hayal bir dünyada buldum kendimi. Mancınıklarla ateş topları atılsa üzerime, kızgın yağlar dökülse sur dibine...&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;1067 yılında bir işçi aç bilaç, üzerinde yırtık pırtık kıyafetleriyle bir taşın altına etrafta bulduğu odun parçasını sokmuş, kaldıraç gibi kullanıp neredeyse kendi ağırlığında olan taşı surun üzerine koymaya çalışırken hayal etmek hiç de zor değil. Hatta öyle ki orada 2008 yılında vinçle kaldırılarak konulduğunu hayal etmekten bile daha kolay. İşte öyle bir haleti ruhiye ile yaklaşıyorum kaleye… Bunu yaşayan sadece ben de değildim. Yan tarafta tahta kılıçlarla kılıç kullanmayı öğrenmeye çalışan bir sürü de meraklı var. Ben onları da o dönemde eğitim yapan askerler olduklarını hayal etmeyi tercih ediyorum. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Saldırın...Tüm kale didik didik edilmeli. En ufak taşın ardına bile bakılmalı, en yüksek kuleye çıkılmalı. İçerde asayiş berkemal. Henüz dışarı sur kontrolleri bitmedi komutanım, en tezinden bakıp geliyorum. En yüksek kulenin tepesindeyim. Bütün ova ayaklarımın altında. Yemyeşil. Ağaçların izin verdiği kadar aralardan Arundel şehrinin kırmızı ve kahverengi çatılar gözüküyor. Bir nehir akıyor ovanın bir tarafından kıvrıla kıvrıla. Derenin bir tarafında etraf çimenlik; piknik yapıyorlar. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;O da ne? Bir adam ve bir kadın mı oturuyor aşağıda? Kaleye doğru dönmüşler yüzlerini kaleyi izliyorlar. Sanki kalede oturan kentin kralı ve kraliçesi diyeceğim ama öyle de değiller. Koşarak aşağı inmeliyim. En yukarı çıkmanın heyecanı ile ne kadar yükseldiğimi, in in sur merdivenleri bitmeyince anlıyorum. Artık bahçede koştura koştura heykellerin yanına gidiyorum. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yanlarına varmadan önce rahiplerin iznini almak gerekliymiş. Kapıdan çıkınca yedi rahip karşıma dikildi. İcazet almadan geçilmezmiş heykellerin yanına. Yanlarına yaklaşınca tanıdım onları Ged ve Tenar onlar. Yerdeniz’in büyücüsü Ged ve ejderhanın kızı Tenar gibi gururla, mağrur ama meraklı belki de endişeyle halklarına bakıyorlar. Onları taşıdıkları sorumlulukla başbaşa bırakarak&amp;nbsp;ayrılıyorum yanlarından ama bir taraftan da biri benim diyorum biri de Burçin. Olmak istediklerimiz...&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İşte sayfanın sağ üstündeki iki heykelin hikayesi böyle. Bundan sonra buna benzer öykülerimizi anlatacağız.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sanat kimsenin görmediğini görmek, ortada olana ise kimsenin bakmadığı gibi bakmak ve bu bakış açısını da paylaşmak demek. İşte Burçin ve ben: &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;daha önce görmediğimiz, ilk kez gördüğümüzü paylaşacağız sizinle, sizin de ilk defa gördüğünüzü umarak; &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;daha önce sıklıkla gördüğümüz ama bir anda çakan kibrit ışığı ile yaptığımız yorumu paylaşacağız,&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;hatta belki bazen başkalarının da beğendiğimiz yorumlarını paylaşacağız.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sıra dilde ve gözde. Dile ve göze farklı gelenle buluşmak üzere...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://picasaweb.google.com/aydora/ARUNDELNgiltere#"&gt;Arundel Kalesi / İngiltere İzlenimleri&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3812210325907455136-1767066182913181121?l=kentzine.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kentzine.blogspot.com/feeds/1767066182913181121/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kentzine.blogspot.com/2010/04/kalabalk-otoparkta-arabay-brakacak-yer.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3812210325907455136/posts/default/1767066182913181121'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3812210325907455136/posts/default/1767066182913181121'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kentzine.blogspot.com/2010/04/kalabalk-otoparkta-arabay-brakacak-yer.html' title='Ged ve Tenar'/><author><name>Kentzine</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02281299386871634232</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/S_mF2QA2-RI/AAAAAAAAASI/yEAxZ1g6qaE/s72-c/IMG_1584.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3812210325907455136.post-4797760223438486951</id><published>2010-04-01T14:42:00.000-07:00</published><updated>2010-04-17T15:41:37.684-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İlk Yazı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Burçin Özgün'/><title type='text'>İki Çocuk, Bir Kentzine...</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/S8ozxBx53NI/AAAAAAAAAHU/6NQxmHDXdLg/s1600/sketchbook-art.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="300" src="http://2.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/S8ozxBx53NI/AAAAAAAAAHU/6NQxmHDXdLg/s400/sketchbook-art.jpg" width="400" wt="true" /&gt;&lt;/a&gt;İki çocuk, bir yıkıntı mabedin gölgesine sığındılar heyecanla. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İkisi de kumral, ikisi de yorgun sokakları arşınlamaktan. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Eli yüzü kir pas içinde “Önce sen” dedi oğlan; &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Cebinde üç-beş misket, iki çatapat, bir kağıttan gemi, bir dal parçası -yontulmuş ucu- eğreti, üç çakıl taşı, bir kopmuş sapan ve lastiği; bir de kırık, kör, kurşun bir kalem.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kız ise gözlerini düşürüp burnunu kaldırdı hafifçe ve mağrurca; yanıt bile vermedi bu pasaklı oğlana. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Çilekli dondurma yemiş belli; kurumuş lekesi hala yanağında.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Cebinde iki toka, üç deniz kabuğu, bir çakıl taşı, kitaptan kopmuş sonrada kurumuş bir çiçek, avucunu doldurmaz üç beş leblebi, ortası delik bir silgi, iki demir para... &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Unutmadan bir de tam otobüs bileti.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Baktılar olmayacak, ikisi de aynı anda döktüler ceplerini;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;“Babam dedi ki” dedi kız olan; &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;“Biriktirirsen anılarını ileride -kimbilir belki bir mimar olunca- onlarla inşa edersin hayallerini...” &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;“Annem dedi ki” dedi oğlan; &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;“Gördüklerin değişir; -kanatlanır mesela büyüdükçe-&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu yüzden kocaman bir kutu yap ve sakın izin verme uçup gitmelerine...”&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İşte iki çocuk, böyle kuruverdi Kentzine’i&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İki çocuk gitti, gördü, gezdi, izledi, şaşırdı, bekledi, kayboldu, buldu, küsmedi; yine gitti. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Koskoca kenti, hatta yabancı oldukları başka başka kentleri sevdi. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kocaman olmasını umdukları bu kutuya doldurdular her biriktirdiklerini...&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3812210325907455136-4797760223438486951?l=kentzine.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kentzine.blogspot.com/feeds/4797760223438486951/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kentzine.blogspot.com/2010/03/deneme.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3812210325907455136/posts/default/4797760223438486951'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3812210325907455136/posts/default/4797760223438486951'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kentzine.blogspot.com/2010/03/deneme.html' title='İki Çocuk, Bir Kentzine...'/><author><name>Kentzine</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02281299386871634232</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_bDeRkChHVNQ/S8ozxBx53NI/AAAAAAAAAHU/6NQxmHDXdLg/s72-c/sketchbook-art.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
